İstanbul
20 Ağustos, 2026, Perşembe
  • DOLAR
    27.04
  • EURO
    29.77
  • ALTIN
    1668.5
  • BIST
    7424.96
  • BTC
    29384.05$

Gözbebeği Mi, Günah Keçisi Mi?

20 Ağustos 2026, Perşembe 16:24
Gözbebeği Mi, Günah Keçisi Mi?

Biz tekstille sanayileştik.

İpliği çevirdik.

Kumaşı dokuduk.

Konfeksiyonu öğrendik.

Dünyaya sattık.

Milyonlara ekmek verdik.

Yıllarca ihracatın yükünü taşıyan bu sektöre de boşuna “gözbebeğimiz” demedik.

IFCO’da Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın söyledikleri de aynı kıymetin altını çiziyordu:

“Tekstil ve giyim sektörünü göz ardı etmiyoruz, büyük önem veriyoruz.”

Eyvallah.

Sektör hâlâ devletin radarında.

Destek konuşuluyor.

Fuarlara kaynak ayrılıyor.

İhracatta toparlanma bekleniyor.

Kâğıt üzerindeki fotoğraf güzel.

Fakat fabrikanın kapısından içeri girince fotoğrafın rengi değişiyor.

Finansman pahalı.

İşçilik pahalı.

Enerji pahalı.

Maliyet koşuyor.

Kur arkasından geliyor.

İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın itirazı da tam burada başlıyor:

“Enflasyon uğruna Türkiye sanayisi feda ediliyor.”

İşte sektörün yaşadığı çelişki bu.

Bir tarafta:

“Gözbebeğimiz.”

Öbür tarafta:

“Feda ediliyoruz.”

Gözbebeği dediğiniz sektörü koruyamazsanız, sıfat yerinde kalır; fabrika küçülür.

Üstelik piyasa Ankara’nın takvimine göre hareket etmiyor.

Sipariş beklemiyor.

Rakip ülke beklemiyor.

Maliyet hiç beklemiyor.

Sanayiciye kalan ise sabretmek.

Peki nereye kadar?

Enflasyon düşene kadar fabrika ayakta kalabilecek mi?

Asıl mesele burada.

Bolat, sektörün itirazlarını dinledikten sonra bunları Ekonomi Koordinasyon Kurulu’na taşıyacağını söyledi.

Güzel.

Sanayici derdini Bakan’a anlattı.

Bakan ekonomi yönetimine anlatacak.

Ekonomi yönetimi değerlendirecek.

Sanayici de neticeyi bekleyecek.

Fakat o beklerken çark dönmek zorunda.

İşçi maaşını almak zorunda.

Sipariş zamanında çıkmak zorunda.

Kredi vadesi gününde gelmek zorunda.

Bir tek maliyetin toplantı takvimi yok.

Onun için sanayicinin Ankara’dan beklediği şey yeni bir tespit cümlesinden ziyade karar.

Çünkü ne kadar güzel anlatılırsa anlatılsın…

Fabrika toplantı tutanağıyla çalışmıyor.

MÜŞTERİ BİZDİK, TURİST OLDUK!

Eskiden turist Türkiye’ye gelirdi.

Döviz bozdururdu.

Gömlek alırdı.

Ayakkabı alırdı.

Çanta alırdı.

Bavulunu doldururdu.

Biz sevinirdik.

Şimdi manzara tersine dönüyor.

Biz uçağa biniyoruz.

Avrupa’ya gidiyoruz.

Alışveriş yapıyoruz.

Bavulu dolduruyoruz.

Bu defa onlar seviniyor.

Turist aynı.
Bavul aynı.
Yön değişti.

Bu değişimin sebebini İTO Başkanı Şekib Avdagiç rakamlarla anlatıyor.

Yılın ilk altı ayında sepet kur yaklaşık yüzde 7 artarken, TÜFE ile ÜFE ortalaması yaklaşık yüzde 17 yükselmiş.

Aradaki fark:

Yaklaşık 10 puan.

Ekonomistler buna “kur-enflasyon makası” diyor.

Vatandaş ise makası başka türlü görüyor.

Etikete bakıyor.

Aynı ürünü Türkiye’de pahalı, başka ülkede daha makul buluyorsa kararını veriyor.

Ekonomi teorisi dinlemiyor.

Alışverişini yapıyor.

Avdagiç’in işaret ettiği asıl tehlike de burada.

Türklerin yurt dışındaki alışverişi hızla büyürken, yabancıların Türkiye’deki harcamaları aynı tempoyu yakalayamıyor.

Yani mesele yalnızca kur tablosundaki rakamlarla sınırlı kalmıyor.

Doların yönü aynı.
Müşterinin yönü değişiyor.

Türkiye’nin yıllarca önemli bir avantajı vardı.

Ucuzluk üzerinden yürüyen bir avantaj da değildi bu.

Kaliteli ürünü makul fiyata sunabiliyorduk.

Şimdi ise iki kelime piyasada dolaşıyor:

“Türkiye pahalı.”

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Kur bugün yükselir, yarın geriler.

Enflasyon çıkar, sonra iner.

Makas açılır, zamanla kapanır.

Fakat bir ülkenin üzerine “pahalı” etiketi yapıştığında mesele rakamdan çıkar, algıya dönüşür.

Turiste TÜFE anlatamazsınız.

Kur politikası sunumu yapamazsınız.

Grafik gösteremezsiniz.

Turist valizini alır, rotasını değiştirir.

Bir zamanlar alışveriş için Türkiye’ye gelen müşteri gider.

Bu defa müşteri(!) biz oluruz.

Turist de onlar.

BİR TANE VAR, YEDİ TANE ARIYORUZ!

Türkiye yıllardır cari açığı konuşuyor.

Nasıl kapatacağız?

Dövizi nereden bulacağız?

Hangi sektörü büyüteceğiz?

Ne üretip dünyaya satacağız?

İHKİB Başkanı Mustafa Paşahan bu sorulara hazır giyim üzerinden çarpıcı bir cevap veriyor.

Sektör üç yıldır kan kaybediyor.

Sipariş kaybediyor.

Üretim kaybediyor.

Rekabet gücü kaybediyor.

Buna rağmen 2025’te Türkiye’ye bıraktığı cari fazla:

12 milyar dolar.

Paşahan’ın bir başka hesabı daha var:

“Hazır giyim gibi yedi sektör daha olsaydı Türkiye cari açık vermeyecekti.”

İlk bakışta güzel haber.

Demek ki reçeteyi bulmuşuz.

Yalnız reçetenin önünde küçük bir problem duruyor.

Biz yedi tane daha ararken, elimizdeki bir taneyi kaybediyoruz.

Çünkü maliyet yükseliyor.

Kur baskısı artıyor.

Finansman pahalılaşıyor.

Sipariş azalıyor.

Fabrika küçülüyor.

Üretimin bir kısmı başka ülkelere kayıyor.

Sonra tekrar masaya oturup:

“Cari açığı nasıl kapatırız?”

diye soruyoruz.

İş, Nasreddin Hoca’nın meşhur fıkrasına dönüyor.

Anahtar evin içinde kaybolmuş.

Biz sokak lambasının altında arıyoruz.

Niçin?

Orası daha aydınlık!

Oysa hazır giyim cevabı yıllardır veriyor.

Hem ihracat yapıyor.

Hem istihdam sağlıyor.

Hem döviz kazandırıyor.

Hem de 12 milyar dolar cari fazla bırakıyor.

Elbette yeni sektörler bulalım.

Yeni teknoloji geliştirelim.

Yeni yatırımlar çekelim.

Katma değeri yükseltelim.

Ama bütün bunları yaparken, elimizdeki döviz kazandıran fabrikayı da dışarıya kaçırmayalım.

Çünkü ekonomide bazen en parlak proje, yeni bir şey icat etmekten önce…

Elindekini kaybetmemektir.

REKOR ÇOK, GÜLTEPE NİYE GÜLMÜYOR?

İhracat rakamları açıklanıyor.

Rekor.

Bir ay geçiyor.

Yeni bir rekor.

Alkış geliyor.

Manşet geliyor.

Grafik yukarı çıkıyor.

Mal ve hizmet ihracatı 400 milyar doları aşmış.

Büyük rakam.

Türkiye açısından önemli bir eşik.

Fakat tam da bu rakamlar konuşulurken TİM Başkanı Mustafa Gültepe başka bir yere dikkat çekiyor:

“Yüzde 3’ler, yüzde 4’ler, yüzde 5’ler Türkiye’ye yetmez.”

İnsan ister istemez soruyor:

Mustafa Bey…

İhracat artıyor.

400 milyar dolar aşılmış.

Rekorlar geliyor.

Peki siz niçin gülmüyorsunuz?

Cevabı, ihracat rakamının fabrikaya nasıl yansıdığına bakınca ortaya çıkıyor.

Çünkü rekor açıklamak başka.

O rekorun üreticiyi büyütmesi başka.

Gültepe’nin istediği de tam olarak bu.

Türkiye büyürken üretici de büyüsün.

İhracat artarken fabrikanın kapasitesi de artsın.

Yeni makine alınsın.

Yeni işçi istihdam edilsin.

Yeni pazarlara girilsin.

Yeni yatırımlar yapılsın.

Çünkü ihracat, ekrana yazılan dolar rakamından ibaret kalırsa üretici o rekoru kendi hayatında göremez.

İhracat dediğiniz şey…

Tezgâhın daha hızlı dönmesidir.

Fabrikanın genişlemesidir.

İşçinin işe alınmasıdır.

Yeni siparişin kapıdan girmesidir.

Bunlar gerçekleşmiyorsa rakamın hikâyesi başka, fabrikanın hikâyesi başka olur.

Her ay rekor(!) açıklarsınız.

Alkış gelir.

Manşet gelir.

Grafik yükselir.

Sanayici kasayı açar.

Rekor orada görünmez.

Gültepe’nin “yetmez” dediği nokta da burası.

400 milyar doların aşılması kıymetli.

Şimdi o rakamın tezgâha, fabrikaya, yatırıma ve istihdama dönüşmesi gerekiyor.

Çünkü…

Rakam büyüyüp üretici küçülüyorsa, o rekorda bir şey eksik kalmış demektir.

TEZGÂHIN SESİ

Ekonomide rakam çok.

Enflasyon var.

İhracat var.

Cari açık var.

Büyüme var.

Kur var.

Faiz var.

Hepsinin tablosu var.

Grafiği var.

Virgülü var.

Yüzdesi var.

Fakat bütün bu hesapların sonunda tezgâhın sorduğu üç basit soru kalıyor:

Üreten kazanıyor mu?

Kazanan yatırım yapıyor mu?

Yatırım yapan yarına güveniyor mu?

Bu üç sorunun cevabı “evet” ise mesele yolunda demektir.

Ekonomistler rakamları tartışsın.

Grafikler açılsın.

Başarı anlatılsın.

Fakat cevap “hayır” çıkıyorsa…

Grafiğin rengini değiştirmenin pek faydası kalmaz.

Çünkü ekonomi sonunda Excel dosyasında yaşamıyor.

Fabrikada yaşıyor.

Atölyede yaşıyor.

İhracatçının siparişinde yaşıyor.

İşçinin maaşında yaşıyor.

Sanayicinin yeni makine alma kararında yaşıyor.

Tezgâh dönüyorsa rakamın hükmü vardır.

Tezgâh duruyorsa, geriye yalnızca rakam kalır.

Bereketle kalın…

Yorumlar

  • yorum avatar
    Kemal Özdemir
    20-08-2026 17:49

    Yazının tamamına katılmıyorum ama şu soruya cevap vermek lazım: Gözbebeğimiz dediğimiz sektör neden sürekli kan kaybediyor? Bence asıl tartışılması gereken bu.

  • yorum avatar
    Ali Şimşek
    20-08-2026 17:48

    Mustafa Gültepe’nin ‘yetmez’ demesi önemli. Rakam büyümüş olabilir ama yeni yatırım, yeni işçi, yeni fabrika yoksa o büyüme eksik kalır.

  • yorum avatar
    Hüseyin Koç
    20-08-2026 17:48

    Tezgâhın Sesi ismi yazıya oturmuş. Ekonomiyi ekonomist diliyle değil, üreticinin anlayacağı şekilde anlatıyor.

  • yorum avatar
    Ömer Polat
    20-08-2026 17:47

    Ömer Bolat başka şey söylüyor, Erdal Bahçıvan başka. Asıl mesele de bu zaten. Ankara’daki tabloyla fabrikanın içindeki tablo aynı mı?

  • yorum avatar
    İbrahim Şahin
    20-08-2026 17:47

    Biraz fazla karamsar buldum. İhracatta rekor da küçümsenecek iş değil. Sadece olumsuz tarafı görmek haksızlık olur.

  • yorum avatar
    Mustafa Aydın
    20-08-2026 17:47

    12 milyar dolar cari fazla veren sektörü küçültüp sonra cari açığa çözüm aramak gerçekten düşündürücü. Yazının en güçlü kısmı bence burası.

  • yorum avatar
    Ayşe Demir
    20-08-2026 17:46

    Türkiye’nin pahalılaştığı kısmına katılıyorum. Yurt dışında bazı ürünleri gerçekten daha ucuza görünce insan şaşırıyor.

  • yorum avatar
    Hasan Çelik
    20-08-2026 17:46

    Rekor tabelada, sanayici kasaya bakıyor’ kısmı tam oturmuş. İhracat artıyor ama üretici bunu cebinde hissetmiyorsa bir yerde problem vardır.

  • yorum avatar
    Mehmet Kara
    20-08-2026 17:45

    Yazı akıcı ama bence sanayiciler de her şeyi devletten beklememeli. Verimlilik, teknoloji, marka yatırımı da konuşulmalı.

  • yorum avatar
    Ahmet Yılmaz
    20-08-2026 17:45

    Gözbebeğimiz diyorsak biraz da gözümüz gibi bakmamız lazım. Sanayici maliyetle boğuşurken sadece güzel söz yetmiyor.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.