İstanbul
28 Ağustos, 2026, Cuma
  • DOLAR
    27.04
  • EURO
    29.77
  • ALTIN
    1668.5
  • BIST
    7424.96
  • BTC
    29384.05$

Daha Sanayileşmeden Sanayisizleşiyoruz!

27 Ağustos 2026, Perşembe 09:37
Daha Sanayileşmeden Sanayisizleşiyoruz!

 

İSO Başkanı Erdal Bahçıvan dün Meclis kürsüsündeydi.

Aslında yeni bir dosya açmadı.

Temmuz ayında kapağını kaldırdığı dosyayı biraz daha açtı:

Erken sanayisizleşme.

O gün tehlikenin adını koymuştu.

Dün ise reçeteyi tartışmaya açtı:

“Girişimci devlet.”

“Yeni nesil sanayi planlaması.”

İşin düğümü burada:

Sanayisizleşmek için…

Önce sanayileşmek gerekmez mi?

Meğer gerekmiyormuş.

Gelişmiş ülkeler önce fabrikayı kurdu.

Üretti.

İhraç etti.

Teknolojisini geliştirdi.

Sermaye biriktirdi.

Zenginleşti.

Sonra hizmet ekonomisinin payı büyüdü.

Biz?

Kestirmeden gidiyoruz.

Sanayileşme yolculuğunu tamamlamadan sanayi sonrasına geçmeye çalışıyoruz.

Bahçıvan’ın itirazı turizme değil.

Finansa değil.

Yazılıma da değil.

İtirazı…

Sıraya.

Turizm büyüsün.

Finans büyüsün.

Yazılım büyüsün.

Teknoloji büyüsün.

Eyvallah.

Ama bunlar büyürken fabrika küçülüyorsa…

Ortada dönüşümden önce konuşulması gereken başka bir şey vardır:

Üretim kaybı.

Çünkü fabrikayı kapatmak kolay.

Makineyi satarsınız.

İşçiyi gönderirsiniz.

Kapıya kilidi vurursunuz.

Bitti.

Ama yılların üretim kültürünü…

Tedarik zincirini…

Ustayı…

Mühendisi…

İhracat bağlantısını…

Aynı hızla geri getiremezsiniz.

İşin ironik tarafı başka.

Yıllarca bize ne söylendi?

Devlet çekilsin.

Piyasa halleder.

Planlama eskide kaldı.

Sonra pandemi geldi.

Tedarik zinciri koptu.

Çip bulunamadı.

Enerji güvenlik meselesi oldu.

Bir baktık…

Amerika sanayisini destekliyor.

Avrupa stratejik üretimini koruyor.

Çin zaten planlamayı hiç bırakmamış.

Dersi bize verdiler…
Teneffüste müfredatı kendileri değiştirdiler.

Bahçıvan’ın dün “girişimci devlet” derken anlatmak istediği de tam buraya oturuyor.

Devlet fabrika sahibi olsun demiyor.

Piyasanın yerine geçsin demiyor.

Yön göstersin.

Stratejik alanı seçsin.

Uzun vadeli finansmanı kursun.

Sanayicinin küresel yarışta arkasında dursun.

Çünkü bugün Türk sanayicisi yalnız yabancı firmayla yarışmıyor.

O firmanın arkasındaki devletle de yarışıyor.

Rakibine teşvik…

Kendi sanayicine nasihat…

Olmaz.

Sanayileştikten sonra hizmet ekonomisine geçerseniz…

Gelişmiş ülke olursunuz.

Daha sanayileşmenizi tamamlamadan fabrikadan vazgeçerseniz…

Sanayi sonrası toplum falan olmuyorsunuz.

Daha sanayileşmeden sanayisizleşiyorsunuz.

AVRUPA KÜÇÜLDÜ, BİZ DAHA ÇOK KÜÇÜLDÜK!

Avrupa’nın hazır giyim pazarı küçülmüş.

2026’nın ilk beş ayında:

Yüzde 11,9.

Türkiye’den alım?

Yüzde 15,8 düşmüş.

Yani yağmur herkese yağmış…

Biz biraz daha fazla ıslanmışız.

Türkiye’nin Avrupa hazır giyim pazarındaki payı 2024’ün aynı döneminde yüzde 11’di.

2025’te yüzde 9,2.

2026’da:

Yüzde 8,8.

İki yılda 2,2 puan gitmiş.

Ama hâlâ üçüncüyüz.

Çin birinci.

Bangladeş ikinci.

Türkiye üçüncü.

Güzel.

Yalnız madalyanın arkasını da çevirelim.

Kürsüdeki yerimiz duruyor…
Pazardaki yerimiz küçülüyor.

Daha enteresanı var.

Türkiye’nin Avrupa’ya sattığı hazır giyimde kilogram başına ihracat değeri:

20,8 Euro.

Avrupa’nın ortalama ithalat değeri:

14,1 Euro.

Yani ucuz mal satmıyoruz.

Katma değer var.

Kalite var.

Ürün var.

Fakat fiyat rekabetinde nefes daralıyor.

Kur geride.

Maliyet önde.

Rakip yanımızdan geçiyor.

Netice?

Ürünü biz dikiyoruz…
Müşteriyi başkası giydiriyor.

Yıllarca bize:

“Katma değeri yükseltin.”

dediler.

Yükselttik.

Şimdi:

“Pahalı kaldınız.”

deniliyor.

İşin cilvesi burada.

Mal kötü değil.

Hesap tutmuyor.

Tekstilde fotoğraf biraz daha iyi.

Türkiye, Avrupa’nın birlik dışı tekstil ve hammadde ithalatında yüzde 17,6 payla Çin’in ardından ikinci sırada.

Üstelik payını çok az da olsa artırmış.

Fakat hazır giyimde alarm çalıyor.

Çünkü pazar küçüldüğünde herkes yara alabilir.

Ama siz pazardan daha hızlı küçülüyorsanız…

Mazereti yalnız Avrupa’da arayamazsınız.

Mesele artık rekabet gücüdür.

Üçüncülük güzel.

Madalyası da var.

Ama pazar payınız her yıl biraz daha eriyorsa…

Tesellisi pahalıya geliyor.

ÖZAL KAPIYI AÇTI, TABA DÜNYAYI ÇAĞIRIYOR!

1987…

Türkiye’nin istikameti değişiyordu.

Dışa açılıyordu.

Yeni pazar arıyordu.

Dünyayla daha fazla ticaret yapmak istiyordu.

TABA-AmCham da tam o iklimde kuruldu.

Aradan neredeyse kırk yıl geçti.

Takvim 2026.

Bu kez istikamet biraz farklı.

Türkiye dünyaya gitmeye hazırlanırken…

Dünya da İstanbul’a çağrılıyor.

6–10 Ekim tarihleri arasında Avrupa’daki Amerikan Ticaret Odaları ağının temsilcileri, TABA-AmCham’ın ev sahipliğinde İstanbul’da buluşacak.

Yaklaşık 50 ülkeden AmCham temsilcileri…

Uluslararası yatırım çevreleri…

Çok uluslu şirket yöneticileri…

Kamu ve diplomasi dünyasının isimleri…

Aynı masaya oturacak.

Konferans işin görünen tarafı. Asıl mesele yatırım.

Türkiye’nin yatırım imkânlarını anlatmak.

Türk şirketleriyle uluslararası iş dünyasını buluşturmak.

Yeni ticaretin, ortaklığın ve yatırımın kapısını aralamak.

8 Ekim’de ise masada başka bir başlık olacak:

Transatlantik ilişkilerin ticarete etkileri.

Yani İstanbul’da yalnız kartvizit değişmeyecek.

Türkiye’nin küresel ticarette nerede durduğu da konuşulacak.

Sanlı’yı geçenlerde Bartın’da kapanmanın eşiğindeki bir fabrikanın yeniden yatırım konusu hâline gelmesi için devrede gördük.

Şimdi ölçek büyüyor.

O gün bir fabrikanın masası kuruluyordu.

Bu kez…

Türkiye’nin yatırım masası kuruluyor.

1987’de dışarı açılmaya çalışan Türkiye vardı.

Bugün dışarıdaki sermayeye:

“Buyurun, burada iş yapın.”

diyen Türkiye var.

Aradaki fark yalnız kırk yıl değil.

Özgüven farkı.

Ama ölçü yine sonuç.

Yaklaşık 50 ülkeden iş insanını İstanbul’a getirmek kıymetlidir.

Fotoğraf verir.

Temas sağlar.

Kapı açar.

Asıl başarı?

O kapıdan yatırım girerse başlar.

Çünkü yatırımcı İstanbul’a gelip Boğaz’a bakıp giderse turizm olur.

Fabrikaya…

Ortaklığa…

Ticarete…

Sermayeye dönüşürse…

İşte o zaman iş dünyası olur.

ÖNCE HÂKİM Mİ, ÖNCE SANDIK MI?

İstanbul esnafının önünde iki takvim var.

Birinde tarih belli:

20 Eylül.

İSTESOB, 37. Olağan Genel Kurulu’na gidiyor.

Öteki takvim ise mahkemenin elinde.

Bazı oda yönetimleri ve temsil tartışmaları hâlâ yargının önünde.

İşin düğümü de burada.

Sandık:

“20 Eylül.”

diyor.

Mahkeme:

“Dosyaya bakıyorum.”

Peki bugün oy kullanacak temsilcilerden biri, yarın çıkacak kararla değişirse?

Delege hesabı değişirse?

Bugün çoğunluk görünen tablo, yarın hukuken başka bir şekle bürünürse?

O zaman mesele yalnızca:

“Kim başkan oldu?”

sorusu olmaz.

Asıl soru şuna döner:

“Başkanı kim seçti?”

Esnaf hesabı bilir.

Borcu alacaktan ayırır.

Gramı tartar.

Kuruşu şaşırmaz.

Ama bu hesapta iki ayrı defter var.

Birinde seçim tarihi yazıyor.

Ötekinde mahkeme kararı bekleniyor.

20 Eylül’de sandık kurulabilir.

Başkan da seçilebilir.

Ama mahkeme sonradan delege dengesini değiştirirse…

Bu kez yalnız sonuç tartışılmaz.

Seçimin niçin bu kadar aceleye getirildiği de konuşulur.

Çünkü bazen sandık önce açılır…

Hesap sonra kapanmaz.

TEZGÂHIN SESİ:

İSO’da tarih belli:

26 Ekim.

Sandık görününce…

Koridorların yürüyüşü de değişiyor.

Dünkü Meclis toplantısında Erdal Bahçıvan salonu dolaştı.

Meclis üyeleriyle tek tek tokalaştı.

Hâl hatır sordu.

Gönül aldı.

Normal.

Seçim var.

Adnan Dalgakıran cephesinde ise görüntü daha ölçülü.

Daha vakur.

Bahçıvan’ın yıllardır bildiğimiz o ağır duruşunda ise…

Seçimlik bir hareketlenme var.

Olur.

Sandığın böyle huyları vardır.

En ağır koltuğu bile hafifletir.

Sanayici motor sesinden anlar.

Devir birden yükselmişse…

Bir yerde seçim yaklaşmıştır.

Bereketle kalın…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.