© TEK STİL DERGİ

Erdoğan ile özel röportaj!

Eğitim ve iş dünyasının duayen isimlerinden Prof. Dr. İlhan Erdoğan, TEK-STİL Dergisi Yönetim Kurulu Başkanı Murat Çetin’e çok özel açıklamalarda bulundu.




Pandeminin tekstil için ikinci bir kırılma dönemi olarak ele alınması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Erdoğan “Pandemi döneminde, tekstil ve ayakkabı gibi ürünler ön plana çıkacak. Ürünün yapısında değişimin başladığı dönem, müşterinin yapısında ve alım gücünde farklılığın ortaya çıktığı bir dönem, Türk tekstiline teveccühün arttığı bir dönem olarak görebiliriz.” ifadelerini kullandı. İHKİB gibi kuruluşlarla ile ilgili görüşlerini de aldığımız Prof. Dr. İlhan Erdoğan, “Son yıllarda yurt dışında çok güzel ilişkiler kuruldu. Türkiye’ye gelen giden insanlar turist olarak değil de, iş insanı olarak gelmeye başladı. İçinde bulunduğumuz çağ, merkezi yönetimin değil, Sivil Toplum Örgütleri’nin çağı. Sivil toplum örgütlerimiz, fonksiyonlarını önemli ölçüde yerine getirirse, sektörü duyulur hale getirecektir. Bunlar ihracatı hem öğretme, hem de yapma adına bir fonksiyon olarak karşımıza çıkıyor.” dedi. 

RÖPORTAJ: MURAT ÇETİN

Saygıdeğer hocam, öncelikli olarak, kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederim. Sayın Erdoğan, ülkemizde tekstil sektörünün gelişiminde, kırılma noktası diyebileceğimiz neler yaşandı anlatabilir misiniz?

Bildiğiniz gibi, tekstil ülkemiz için yeni bir sektör değil. 80’li yıllarda sonuç almaya ve üretim yapmaya başlayan bir sektör. Ama her kriz döneminden ilk etkilenen sektör de yine tekstil oluyor. Tekstil sektörünün Türkiye’de varlığını hissettirmesi, mağazacılıkla başladı. Daha önce, yabancı markalara fason üreten veya sınırlı sayıda yerli markayla üretimine devam eden konfeksiyon firmaları vardı. Geçmişte örme ve dokuma kumaşlar yapıldı. İhracat yapıldı. İstanbul Laleli, ayrı bir pazar oldu. Laleli, özellikle örme ürünlerde büyük müşteri çekti. Bavul ticareti dediğimiz dönemde, cirosu ilginç bir hale geldi. Tekstil 2000’li yılların başlarında bir kırılma dönemi yaşadı. 2004-2005 yılından itibaren, tekstil, marka ürünler üretmeye ve markalara hizmet etmeye başladı. Kumaş üreticileri, yerli ve yabancı markaları destekleyen, onların tedarik zinciri içerisinde ciddi yer alan işletmeler ortaya çıktı. Benzer şekilde nihai üretim yapan, yani kullanıcıya ürün sunan mağazalar son derece hızlı bir şekilde büyüdü. Koton, LCW gibi markalar, nihai tüketiciye hizmet verir hale geldi. Yurt dışı mağazacılık da başladı. Dolayısıyla yurt içi mağazacılığın hızlanması büyümeye başlaması, yabancı markaların Türk kumaşlarına ilgi göstermesi, anlamlı bir şekilde tekstil sektörünün büyümesine yol açtı. Bence, tekstil, şuanda ikinci büyüme çağını yaşayacak.



PANDEMİ VE SAVAŞ, MÜŞTERİ POTANSİYELİNİ DE DEĞİŞTİRDİ 

Pandemi, Çin olayı, Çin’den Batılıların çekilmeye başlaması veya alımlarını sınırlamaya başlaması… Rusya savaşı iyi takip edilirse, ilgilenilirse yeni birtakım imkânlar doğuracaktır. Pandemi döneminde insanların giyim şekli değişti. Daha serbest kıyafetler devreye girdi. Evden çalışmalar başladı. Bunlar da örme kumaş üretenlerin önünü açtı. Savaş, artık rengini göstermeye başladı. Bugünkü haberlere baktım. Avrupa Birliği’nde önde gelen biri, “Biz Türkiye’ye daha yakın olmalıyız” diyor. “Türkiye, Avrupa’ya çok daha yakın. Rusya’dan ve Ukrayna’dan tedarik etmekte zorlanacağımız ürünleri, Türkiye’den almalıyız” diyor. Biz bunlara tarım ürünlerini satabiliriz. Zaten tarım ürünlerinin bazılarını gönderiyorduk. Şimdi tekstil ve ayakkabı gibi ürünler ön plana çıkacak. Bence pandemi dönemini ikinci kırılma dönemi olarak ele alıp; ürünün yapısında değişimin başladığı dönem, müşterinin yapısında ve alım gücünde farklılığın ortaya çıktığı bir dönem, Türk tekstiline teveccühün arttığı bir dönem olarak görebiliriz. Bugün fason üretim yapan atölyeler, üretime yetişemiyor. Mağazacılık yeniden canlanmaya başladı. Tekstil mağazaları, yurt dışında ciddi bir şekilde aktif rol oynuyor. Onun için  gelişme dönemi 80’li yıllarının ortasında başlayan, 90’lı yıllarda ilk gelişme planını yapan, artık kurum olmaya çalışan işletmelerin, 2000’li yılların ilk başından itibaren, yeni bir şekil alan, yeni bir müşteri potansiyeline sahip olan, ciddi bir şekilde dünyaya açılan, güçlü tedarik zincirleri içerisinde yer alan firmalarımız, tekstil sektöründe, önemli bir gelişme kat etmeye başladı. 

Tekstilin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Tekstilin katma değerini yükseltmemiz lazım. Tekstil derken konfeksiyon ve onun ön üretimi olan kumaştan söz ediyorum. Tekstil dediğimizde yurtiçi ve yurt dışı markalara fason çalışan büyük imalathaneler oldu. Mağaza şirketlerinin kendi üretim alanları, fabrikaları oldu. Dolayısıyla ciro arttı. Ama cironun artması demek, katma değerin artması demek değil. Tekstil sektörü bundan sonra katma değerini artıracak şekilde, ülke gelirine daha fazla katkıda bulunacak şekilde büyümek zorunda. Tekstil sektöründe ihracat olarak ciddi bir büyüme var. Bunu kabul etmek lazım. Ama girdilerin önemli bir kısmı; pamuğu, kimyasalı, boyayı, tekstil makinelerini yurt dışından getiriyoruz. Bu sektördeki ithalat ve ihracata baktığınızda, katma değer arzu edilen düzeyde değil. Yerli girdiyi artırabiliriz. Mesela; tekstil makineleri alanında ciddi gelişmeler olmaya başladı. Bir zamanlar ithal ettiğimiz makinelerin önemli bir kısmını Türkiye’de yapar hale geldik. Artık kumaş boyahaneleri yurt dışından boya kazanları, makineleri getirmiyor. Artık bunlar ciddi anlamda Türkiye’de yapılır hale geldi. Ben tekstilin içinde olan hocalardan biriyim. Bakıyorsunuz fabrikalarda hep yerli markalar var. Kimyasal alanlarda da ciddi bir gelişme oldu. Ama pamuk üretimimiz yeterli değil. Boya üretimimiz istediğimiz düzeyde değil. Onun için yurt dışına bağlılığımız var. Bu bağlılık şuanda aleyhimize işlemeyecek. Boya ithalinde Hindistan’ın ciddi bir yeri var. Onlarla ilgili bir sorunumuz yok. Kimyasallar Türkiye’de daha yoğun bir şekilde üretilirse, tekstil makinelerine yönelik bir takım girdilerin ülke içerisinde üretilir hale gelmesi tekstilde gelişmeyi hızlandıracaktır.

İMALATI, ANADOLU’YA KAYDIRMAK GEREKİYOR 

İşçi olayına gelince burada ciddi bir sorun var. Artık İstanbul ve İzmir’de, yani büyükşehirlerin kıyısında ve köşesinde tekstil işletmesi olmamalı. Esenyurt ve İkitelli’de konfeksiyon atölyelerinin ne işi var? İstanbul büyük bir şehir ve alanları oldukça pahalı. Buralarda fabrika kurmanın bir manâsı yok. Bunları Anadolu’ya kaydırmak zorundayız. İstanbul’da asgari ücret bugün anlamını yitirdi. Ama Anadolu’nun birçok şehrinde asgari ücret çok anlamlı. Benim danışmanlık yaptığım bir ayakkabı firması olan FLO, Urfa’da çok ciddi fabrikalar açtı. Türkiye’nin en büyük ayakkabı üreticilerinden birisi. İstanbul’dan o taraflara doğru sürekli taşınıyor. Ben de zaman zaman Urfa’daki bu fabrikaları çeşitli nedenlerle ziyaret ediyorum. Orada çalışanlar hep şunları söylüyor, “Çalışma şartları çok güzel, biz eskiden hafta sonları ve bayramlarda tatil nedir bilmezdik, şimdi hem tatil yapabiliyoruz; hem de çok iyi maaş alıyoruz” diyorlar. Oralarda çok büyük paralar ödenmiyor. Asgari ücretin üstüne 100 ila 1000 lira arasında bir meblağ ekleniyor. Ama İstanbul’da her şey pahalı. Yer pahalı, kira pahalı, taşıma pahalı, markete gittiğinizde alacaklarınız pahalı. Ama Urfa’da bunlar yarı fiyatına. Bu işletmeleri o taraflara kaydırdığımız zaman, katma değeri daha fazla artıracağız. Anadolu’nun birçok yerindeki Organize Sanayi Bölgeleri ciddi bir potansiyele sahip. İstanbul’dan Doğu’ya giden tekstil oralarda refahı artıracak. Ürünün içerisindeki katma değer yükselecek. İstanbul’da şehre uygun alanlarda iş yapılmaya başlanacak. Atölyelerin en büyük sıkıntısı makinelerin başına oturtmak için işçi bulamaması. Pandemi döneminde bazı atölyeler kapandı. Orada çalışan mavi yakalıların bir kısmı köyüne gitti. Şimdi tekrardan atölyeler açıldı, ama onlar gelmiyorlar. Çoğu kişi bilmez. İstanbul Çağlayan’daki adliye açıldığında o civarda çok tekstil atölyesi vardı. Orta büyüklükte fabrikalar vardı. Bunların hepsi kapandı. Adliyeye çaycı, temizlikçi, kâtip memuru gibi binlerin üstünde adam alındı.  İnsanlar konfeksiyonda çalışmak yerine burayı tercih ettiler. Oradaki şehir hastanesi de bu şekilde ciddi bir nüfusu çekti. Durum böyle olunca, dediğim gibi tedarikçilerin başka yerlere kaydırılması gerekiyor. 



Anadolu’daki kalifiye eleman sorunu nasıl çözülür?

İstanbul’dan Anadolu’ya baktığımız zaman Anadolu’yu hep yanlış anlıyoruz. Bazen de ümitsizliğe kapılıyoruz. Çeşitli kollardaki sanayiciler Anadolu’yu bu açıdan keşfetmeye başladı. Anadolu’nun insanı esnek. İş yapma arzusunu köreltmezseniz iş yapmaya hazırdır. Üretimine ve yaptığı işe saygılı. Diyelim ki, siz Anadolu’nun herhangi bir şehrine bir konfeksiyon fabrikası götürdünüz. Adam hiç makinenin başına geçip dikiş dikmemiş, ütü yapmamış, boya kazanının başında boya yapmamış. Bu bilgileri yok, ama adam tarlasında, tohumdan pazarına kadar ürünü yetiştirmiş, yani mücadele vermiş. Önü açılırsa mücadeleci ve çalışma arzusu yüksek insanlar var. Durum böyleyken Anadolu’ya giden işletmeler iki şey yapmalı. Öncelikle; eğer şartları el veriyorsa, kendi fabrikası içinde bir eğitim bölümü açmalı. Eğer Organize Sanayi Bölgesi içerisinde faaliyet gösteriyorlarsa diğer kurumlarla bir araya gelip yine bir eğitim tesisi kurmalı ve okul açmalılar. İşverenler bu noktada önce eğitim vermeli, daha sonra da eğittikleri insanlara iş vermeli. Üzerimizde giydiğimiz kıyafetler 10-12 makinenin kullanıldığı bir alanda üretiliyor. Herkes bir gömleğin o kadar küçük bir bölümünü dikiyor ki, 12 makineden geçtikten sonra en son bir gömlek ortaya çıkabiliyor. O yüzden bir kişiyi bir gömlek üretecek bilgiyi değil onun bir parçasını üretebilecek hale getireceksiniz. Bunun için de yapacağınız şey belli, fabrikanızın bir köşesine bir eğitim bandı kurarsınız. Böylece en fazla iki hafta içerisinde de insanları yetiştirmiş olursunuz. LCW Malatya’da ilk konfeksiyon fabrikasını kuran kurumdu. Ben o zamanlar danışmanlıklarını yapıyordum. Endüstri Meslek Lisesi mezunu çok sayıda hanım öğrenciler var. Bu hanımlar eğitim görmüşler, ama herhangi bir işte çalışmıyorlar. İş hayatına atılmak için de fırsat kolluyorlar. Bu aşamada siz eğitim alan bu hanımları, eğitime yatkın olan genç hanımları yine tarlasında çalışmak istemeyen veya ekip biçeceği yerleri sınırlı olan hanımları işe alsanız tarımdan ara sanayiye geçen insan sayısını artırırsınız. Tarımla birlikte sanayiyi de geliştirirsiniz. Evde oturan atıl beden ve zekâyı iş hayatına kazandırmış olursunuz. Onun için Anadolu’ya gidip oralarda bir fabrika açmayı, ülkenin bir fırsatı gibi görmek lazım. Büyük bir Batı Fabrikası Ağrı’ya gidip bir fabrika kurmaya çalışıyor. Yani adam Almanya’dan Ağrı’ya gidiyor da, biz neden İstanbul’dan Ağrı’ya, Erzurum’a, Kars’a gidemiyoruz? Oralara girdikçe üretim daha güçlü olacak. Alman mucizesi diye bir şey var. Bana göre Alman mucizesinin temelinde 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir edilen Alman şehirleri ve kazalarının her birinin yanına bir fabrika kurulması yatar. Her kazada bir fabrikanın olması bakınız neler sağlıyor?  O kazada yaşayanların çalışacağı bir iş yeri oluyor. Adam oturduğu evin penceresinden çalıştığı fabrikayı görebiliyor. İşe gelip giderken servis araçlarına dahi ihtiyacı olmuyor. Ben Doğu’ya doğru gitmenin, eğitimden dolayı sorun olmadığını düşünen ve bunu yaşayarak da görmüş olan insanlardan biriyim. Örneğin ayakkabıcı Doğu’ya gidip bir fabrika kursun. Eğitimlerini versin. Eğitim alan insanları da çalıştırsın. Konfeksiyoncu gitsin, orada koca bir konfeksiyon mektebi kursun. Eğitim alanları çalıştırsın. İstanbul’da tekstil sektörü gelişirken ortalık işçi kaynamıyordu. Bugün İstanbul’da ilk-ortaokul mezunu olup konfeksiyon alanında üst seviyelerde olan ve fikir yürüten insanlar var. Mesleki eğitimi ciddiye almamız gerekiyor. 

Geçen gün İHKİB Başkanımızla yapmış olduğumuz röportajda, “İstanbul’dan sonra tekstilin en nitelikli olduğu şehir, Malatya.” demişti. İşin doğrusu, bir Malatyalı olarak, bunu duyunca şaşırmıştım. Bu anekdottan sonra, perakende sektöründe değişim olup olmadığını da öğrenmek isteriz. 

Özellikle son 10-15 yılda ciddi gelişmeler oldu. Marka mağazalar ortaya çıktı. AVM’ler bu işi destekledi. Eskiden belli bir mağazadan giyinmezdik, aldığımız kıyafetin bize yakışıp yakışmadığına ve fiyatına bakardık. Tekstilde markalaşma oldu. Markalaşma sektörlerin gelişmesini kurumsallaştırır. Ön plana çıkarır. Dolayısıyla konfeksiyon vb. ürünlerin marka mağazaları oldu. Bugün 40 bin kişinin çalıştığı mağaza şirketler var. İstihdam makine başından mağazaya kaydı. Mağazalaşma markalaşmayı doğurdu, markalaşma da Türkiye’nin gelecekte marka ürünler ülkesi olmasını sağlayacak. Eskiden yurt dışına gitmek zordu. Ama kurumlarımız bizi zaman zaman yurt dışına gönderirlerdi. Oralarda çeşitli eğitim kurumlarında ihtisas yapardık. İngiltere’ye giden herkesten Marks & Spencer çorap ve gömlek siparişi verirlerdi. Oraya gittiğinizde mutlaka o çoraplardan alacaktınız. O zamanlar siz de bu çoraplardan giyecektiniz ve görünmesini sağlayarak bir prestij elde etmiş oluyordunuz. Şimdi bu markalardan Türkiye’de de var. Hatta Türkiye’de bu markalarla yarışacak markalar da var. Mağazacılık Türkiye’de çok gelişti. İstihdama da katkısı çok fazla oldu. Yurt dışına gittiğinizde oradaki rakibini başka bir gözle görüyorsunuz. Rekabet edebilmek için bir kalite planı geliştirmeye çalışıyorsunuz. Oradaki rakiplerinizin arasında kendinize yer bulabilmeniz için, elemanınızı başka türlü eğitmeniz gerektiğini hissediyorsunuz. Mağazacılık Türk markası anlayışının markacılığın ve tekstilde üretimin gelişmesinde ciddi bir kademedir. Mağazacılığın gelişmesine paralel olarak üretim de gelişiyor. Satacak tezgâhınız yoksa neye üreteceksiniz. Türk mağazacılığı da bir şeyleri kavrar ve uygular hale geldiler. 

Az önce LCW markasından bahsettiniz. LCW örneğinde başarılı olan neydi? 

LCW’nın başarılı olmasında bana göre 5 faktör var. Maliyetini kontrol altına tuttu. LCW satış fiyatını ve kârını belirledi. Cüzi bir kar koydu. Birinci şartı fiyattan maliyete gitti. LCW’ye gittiğinizde en az 4 salonda eğitim verildiğini görürsünüz. Bazı üniversitelerle yarışacak kadar eğitim kadrosuna sahip. Eğitti, öğretti ve yönetimin başına koydu. Bana göre ikinci şartı da bu. Üçüncü faktör ise kalite anlayışı. LCW bir kalite ve marka oldu. Müşteriyi yarı yolda bırakmayan ürünler üretti. Yeterli sonucu alamadığı alanlarda fabrikalar kurdu. Bir üretim zinciri oluşturdu. Kaliteyi hep ciddiye aldı. Dördüncüsü, kurum olma anlayışını çok ciddiye aldı. Son olarak da yatırımlarını iyi kullandı. Sayın Mustafa Küçük’ün güzel bir lafı var: “Şimdilik taşa - toprağa para yatırmayalım, elimizdeki parayla da mağalar açıp piyasadaki yerimizi belirleyelim” Sonuç olarak; bana göre, başarıda bu 5 faktör etkili oldu. 

Bu dönemde, İstanbul Hazır Giyim Ve Konfeksiyon İhracatçılar Birliği (İHKİB)’nin sektördeki rolü nedir?

70’li yıllar ve 80’li yılların ikinci yarısından itibaren, üniversitenin yanı sıra iş hayatında gelişmiş diyebileceğiniz diyaloglarım oldu. Çeşitli görevlerde bulundu. 80’li yılların ortasında artık tekstilde bir şeyler olmaya başladı. Ama ben İHKİB’in ne zaman kurulduğunu bilmiyorum. Sanki bana 7-10 sene önce kurulmuş gibi geliyor. Ben okuyan ve araştıran bir insanım. İHKİB ne yapar, bunların yeri neresidir, bilmiyorum. Anladığım kadarıyla kapalı kutuydu. Fonksiyonları ya belli değildi ya da verilen fonksiyonları uygulayamadı. Sebebini bilmiyorum, kimseyi de tenkit etmek istemiyorum. Ama şu son 10 seneyi düşündüğümde çok ciddi çalışmalar yaptığını düşünüyorum. İhracatçıya yol açmak için çok ciddi bir anlam kazandı. Önceden yurt dışında daha az Türk’e rastlanırken son zamanlarda bu oran git gide arttı. Yani İHKİB gibi kurumların insanlara cesaret vermeleri gerekiyor. Bence bu anlamda küçük ve orta ölçekli ihracat yapanların gözünü İHKİB açtı. Çeşitli eğitim çalışmaları da yapılıyor. Eğitim çalışmalarının da gerekli olduğunu anlatmaya başladı. Bizim aklımıza eğitim deyince hâlâ ilkokul- üniversite eğitimi geliyor. Bu eğitimler bugün tek başına yeterli değil. Bugün hiçbir üniversite yok ki, falanca tekstil fabrikasına veya mağazasına adam yetiştirmiş olsun. Siz bunları alıp yetiştirmek zorundasınız. İHKİB, bu konuda da firmalara imkânlar sağladı. Kendi çapında bir takım çalışmalar yaptı. Son yıllarda hem İHKİB, hem de ihracatçılar meclisi yurt dışına çok güzel işler kurdu. Türkiye’ye gelen giden insanlar turist olarak değil de, iş insanı olarak gelmeye başladılar. Hem TİM’den hem de İHKİB’den bir grup Dubai’de güzel çalışmalar yapmışlar. İçinde bulunduğumuz çağ merkezi yönetimin değil, Sivil Toplum Örgütleri’nin çağı. İHKİB fonksiyonlarını önemli ölçüde yerine getirirse, sektörü duyulur hale getirecek. Sektördeki bir takım işletmeleri aranır hale getirecek. Onun dışında hükümetin sağladığı bazı kolaylıkların da olduğunu biliyorum. İhracattaki formaliteleri biraz azalttılar. Yurt dışında bir takım fuarlar açılıyor. Bunlar da ihracatı hem öğretme, hem de yapma adına bir fonksiyon olarak karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan İstanbul’u Anadolu’ya açıyor. Sanayiciye Anadolu’da cesaret veriyor. Sonuç itibarıyla İHKİB, ihracatçının önünü açıyor.  Yurt dışında ihracat platformları oluşturmaya çalışıyor. Bundan yıllar önce Ankara’dan iki profesörü Malatya Kayısı Fuarına götürdüm. Bunlar Ankara’nın doğusunu hiç gezmemiş. İkisi de Malatya’ya hayran kaldı. Malatya’nın coğrafi, doğal güzelliklerine ve gezip gördükleri yerlere hayran kaldılar. Bu sene bu arkadaşlarımın yanında başka arkadaşlarım da sorar oldu. Biz buradan insanları Anadolu’ya götürmezsek, Anadolulu buraya geliyor. Hâlbuki her şehir orada kalmalı ve yerinde gelişmeli. İHKİB vb. kuruluşlar bence bu öncülüğü yapan kuruluşlardır. Daha iyi şeyler yapacağına da inanıyorum. 



Saygıdeğer hocam; İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB)’nde önümüzdeki günlerde bir seçim olacak. Başkan Mustafa Gültepe ve yönetimiyle ilgili görüşlerinizi de almak isteriz.

Ben Mustafa Gültepe’yi çeşitli yerlerden tanırım. Kendisi için söyleyeceklerim yanlış anlaşılmasın. Mustafa Gültepe, öncelikle benim öğrencimdir. Eğitimi çok ciddiye alır. Kendisi endüstri mühendisidir.  Ama üstüne işletme fakültesini koyabilmek için, bizim işletme fakültesinin düzenlediği bir eğitime katılmıştır. Bu eğitim cuma-cumartesi ve pazar günleri yapılıyordu. Bakın, herkes hafta sonları dinlenirken Mustafa Gültepe bir sene boyunca bu eğitimlere katılmıştır. Mühendisliğinin üstüne işletmeciliğini koymuştur. Dolayısıyla vizyonunu genişletmiştir. Sonraki yıllarda da kendisiyle çok temasım oldu. Mustafa Bey çok çalışkan biridir. Bulunduğu yerde muhakkak fark oluşturmaya çalışır. İyi bir sanayicidir. İçinde bulunduğu grup da, bu özelliklere sahip. Dolayısıyla yaptığı çalışmaları beğeniyorum. Bir Malatyalı olarak da beğeniyorum. Mustafa Gültepe Trabzonludur. Orada da çok hizmet yaptı. Bildiğim kadarıyla Anadolu’da fabrikalaşmaya çalışıyor. Malatya’da bir fabrikasının olduğunu biliyorum. Müteşebbis ve çalışkan bir insan. En önemlisi kıskanç değil. Eğitime ve çalışmaya yatkın biri. Sosyal medyada nereye baksam, Mustafa Gültepe’nin çalışmalarını görüyorum. Sektörü yurt içinde ve yurt dışında uygulamalı bir takım tanıtımlar adına bir yerlere taşıdı. Hocası olduğumuz biri başarılı olursa, onunla övünürüz. Mustafa Gültepe ile övünüyorum. Yolu açık olsun. Şu noktayı da dile getirmek isterim. Eskiden daha çok görüşürdük. Hocasını biraz da ihmal etti. 

Hocam, son olarak danışmanlık yaptığınız firmalar arasında tekstil alanında gelişim hikâyesi farklı olanlar var mı?

Ben danışmanlık adına şanslı hocalardanım. Hem büyük hem de küçük kurumlarda çalıştım. Mesela bir şirkette 150 kişi çalışıyordu. Beni buldular. Dedim ki, “Siz küçük bir şirketsiniz, buraya çok zaman harcamamalıyım, siz de bana para vermemelisiniz, sorduğunuzda bilgilerimi memnuniyetle sizinle paylaşacağım.” Bugün o şirket Türkiye’nin devleri arasına girdi. Bunu ben değil onlar yaptılar. 2-3 tane mağazası olan LCW ile beraber çalıştım. Bugün mağazası binin üstünde veya o civarda. Aynı şeyi Koton’da yaşadım. Koton da hızlı büyüdü. Büyümenin sancılı dönemleri olur. Bir ara bunu yaşadı gibi, ama şuanda çok güzel gidiyor. Daha da büyüyeceğine inanıyorum. Çok iyi bir idareci kadrosu var. Damat markasıyla çalışmaya başladığımızda hepimiz inanarak işe başladık. Hep beraber yeni bir heyecan içerisine girdik. Ben de onlarla birlikte heyecan duydum. Şimdi çok ciddi bir marka oldu. Tekstilde oturup konuştuğumuz hep beraber doğruyu bulmaya çalıştığımız şirketler var. Bunlardan biri hariç hepsi çok başarılı oldu. Ben 80’li yıllardan beri bu işlerin başındayım. Yine Malatyalıların olan Akbaş Boyahanesi ile birlikteyiz. Hep beraber kafa kafaya verdik. İyi bir kadro kuruldu. Şuanda kârlılığı planlananın da iyisi diyebileceğimiz bir hale geldi. Bu işleri bir-iki kişi yapamaz. Bizim yaptığımız Nasrettin Hoca gibi iş göle maya çalmak. Adımızın başında Nasrettin yok. Yaptığımız işte mayanın tutup tutmaması önemli. Marifet mayanın içinde olduğu tasta değil, o tası tutan kişide de değil. Ben olayı böyle görüyorum. Biz bu tastakini birileriyle paylaşıyoruz. Tutanlar başarılı oluyor, onlarla gurur duyuyoruz. Tutmayanlara da (Hayatımda bir tane oldu) üzülüyoruz. Çalıştığım şirketler kazanınca da ben mutlu olup o gururu yaşıyorum. 

Son olarak neler söylemek istersiniz? 

İnşallah bu sorunlu günler geçer. İnşallah savaşın bize iyi yansımaları olur. Başkasının felaketi bizim bayramımız olmasın. Allah Korusun. İnşallah savaş kısa sürede biter. İnşallah bugünleri yeni bir başlangıç sayarak atlatırız. Yeni dönemin her sektöre iyilikler getirmesini diliyorum. Türk insanının refah ve mutluluğu artar. Size de teşekkür ediyorum. 
 
KAYNAK: TEK-STİL Dergisi
 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER